19 Aralık 2011 Pazartesi

Arabesk ve Fazıl Say

    Fazıl Say'ın "Halkımızın arabesk yavşaklığından utanıyorum" ifadesi medyada çok yer buldu. Zaten medyanın da istediği buydu. Fazıl Say, hiç gündeme gelmemişti o güne kadar. Ne var ki dünya çapında tanınan, sevilen bir besteci yorumcunun, kendi ülkesinde bu kadar değersiz görülmesi hiç anlaşılabilir bir durum değildir.
    Türkiye'de müzik ile yakından ilgilenen, müzik yapan, müzik üzerine akademik çalışmalar yapan herkesin saygı duyduğu bir babanın Ahmet Say'ın oğlu olma avantajını 5 yaşında piyanoyla tanışmakla yaşadı.
    Çok çalıştı, bugün olduğu yere ulaşmak için çok yol katetti, birsürü engelle karşılaştı onları bir bir aşmak zorunda kaldı ama yılmadı.
    Fazıl, sadece bir müzisyen değil aynı zamanda bu ülkenin bir vatandaşıydı. Belki istese onu kabul edecek birsürü ülke bulabilirdi kim bilir hangi sebeplerden dolayı gitmedi. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak, bir sanatçı olarak, ülkenin gidişatına dair endişeleri de vardı. Bunu dile getirmek de en doğal hakkıydı.
    Ülkemizin durumu "burada düşünme özgürlüğü var ama düşündüklerini söylerken dikkat edeceksin kardeşim" ile özetlenebilir belki de. O vakit biz sadece düşünüp duralım kendi kendimize. Birbirimizin yüzüne baka baka düşünelim. Ne anlamı var?
    Peki Fazıl Say neden bu kadar sert bir çıkış yaptı bunun altını deşmemiz gerekirse ilk önce arabeske bakmamız lazım.
    60'lar 70'ler sadece Türkiye için değil bütün dünyada hızlı, muhalif yıllardı. Kitlesel hareketler o günlerin iktidarlarını zora sokuyordu. Her ülkenin kendi öznelliğinden kaynaklı, muhalif hareketlerin de beslendiği kanallar, kitleselleştiği alanlar farklıydı.
    Bizim coğrafyamızda düzen dışı muhalefetin kendini var ettiği alanlardan birisi müzikti. Aşık Veysel'ler, Karacaoğlan'lar, Pir Sultan'lar, Şeyh Bedrettin'ler ve birçok tarihsel karakter bu toprakların çocuklarıydılar, bu toprakların kültürüne gerek edebi, gerek müzikal birçok miras bıraktılar.
    Mahsuni Şerif'i dinleyen solcu oluyordu, işçi haklarından, sendikal sorunlardan, yaşama hakkından bahseder hale geliyordu. Sistem bu durumun farkındaydı. Önüne geçmek için sanatçıları hapishanelere doldurdular, işkence tezgahlarından geçirdiler. Örneğimizdeki Mahsuni Şerif de işkence sırasında vücut dengesinin bozulmasının yıllar sonra hastalığa dönüşmesi sonucu aramızdan ayrıldı.
    Düzen bu muhalif bulutları dağıtmak adına 12 eylül sonrası çok iyi bir argüman bulmuştu. Yarı arap müziği ama bir o kadar da anadolulu bir müzik sürekli topluma pompalandı 80'li yıllarda.
    Arabesk, sözlerinde genellikle aşk acısı başta olmak üzere kişisel sorunları umutsuzluk, üzüntü, bunalım gibi temalarla ele alıyordu. İnsanlar sorunlarını meydanlarda dile getirmekten korkutulmuştu ve bu açığı arabesk çok güzel kapatıyordu.
    Gel zaman git zaman toplum arabesk algıyı iyice kafasında oturttu yıl 2000 lere geldiğinde yeni bir siyasi aktör olan AKP ortaya çıktı, sisteme ve kendine muhalif kalmış herkesi Ergenekon, Balyoz, gibi davalardan ötürü cezaevlerinde topluyordu.
    "Çürüyen bir toplumda sanat eğer dürüst ise, çürümeyi yansıtmalıdır. Eğer sosyal işlevi sayesinde inancı kırmak istiyorsa sanat dünyanın değiştirilebilir olduğunu göstermek zorundadır ve değişime yardım etmelidir."
-Ernst Fischer-
    Fazıl Say dürüst bir sanatçıydı ve toplumda gördüğü çarpıklıkları dile getirme ihtiyacı görüyordu kendinde. Toplumu gittikçe yozlaştıran, umudunu elinden alan bir müziğe sivri diliyle tam da taşı gediğine koydu diyebileceğimiz bir şekilde lafını söyledi.
    Değerli müzisyenimizin endişesi, gittikçe faşistleşen, tek adam diktatörlüğüne evrilen bir yönetimde insanlarımızın evinde oturup "kadın" programları izlemesiydi. Akademisyenlerin, yazarların, aydınların, hukukçuların, öğrencilerin bir bir içeriye alındığı bir ülkede kimsenin sesini çıkarmaması, insanların sinmesi, korkması, geri çekilmesinin altında yatan da toplumdaki "arabesk" algıdır.
    AKP ile değil AKP'nin yarattığı zihniyetle mücadele etmeli. 2 temmuz 93'te insanları aydınları, sanatçıları cayır cayır yakan zihniyet, bugün iktidarda ve yarım kalan işini tamamlamanın derdine düştü.
    Birçok politik manevralarıyla nasıl aymaz bir iktidar olduğunu ne kadar ifade etsek az.
    Bir de dillerine doladılar Fazıl Say'ı yerden yere vurmak istediler. Ne kadar seviyesiz insan varsa bir araya topladılar Fazıl Say'ı tartıştılar.
    Arabeskçiler çıktı televizyona "o bu halkın kültürüne mirasına saygı duymuyor, o bu halkın çocuğu değil, gitsin kendisini batı ülkelerinde ifade etsin" gibi yaklaşımlarla değerli besteciyi yıpratmaya çalıştılar.



    Fazıl Say bu toprakların çocuğu ve öyle kalacak. Sen (arabeski halkınmış gibi gösterenler için) bu toplum için birşey yapmadın. Bu topraklar için hiçbirşey yapmadın. İnsanların duygularını sömürdün yıllarca ve bunun üzerinden prim yaptın, para kazandın.
    Oysa ki o diline doladığın sanatçı, dünyanın birçok ülkesinde Aşık Veysel'in kara toprak melodisinin yankılanmasına, o insanların bu ülkeyi anlamlandırması gibi mühim bir işi başardı.



    İstanbul'u şimdiye kadar hiçbirinizin beceremediği belki de hiç dinlemediğiniz bir biçimde bir senfoniyle anlattı.



    Bir İtalyan, Arjantinli, Japon, Rus, Libyalı, Katalan, bütün dünya, benim ülkemi hayat kadınlarıyla yatıp kalkan Nihat Doğan ile, bir ayağı karanlık olan İbrahim Tatlıses ile, konserlerinde kan akan Müslüm Gürses ile tanıyacaksa tanımamalı. Benim topraklarım yüzyıllar boyunca onurlu kalmış, padişahlara, kadılara boyun eğmemiştir. Bu halk gereken cevabı gereken yerde çok da güzel verecektir.
-Fazıl Say'ın da anlaşılabildiği, daha uygar bir ülkeye adanmıştır yazı.-

11 Aralık 2011 Pazar

Mor ve Ötesi Üzerine

    90'lar... Sovyetler yıkılmış yeni dünya düzeninin ilk denemeleri Körfez savaşı ile hayat buluyor, en büyük düşmanından kurtulan emperyalizm, elininin ve gücünün yettiği yerlere bombalarıyla "demokrasi" götürüyordu.
    Neyse ki -zaten umudumuz da o- teslim olmayanlar vardı. İnadına sosyalizm diyenler 90'ların ortasında kıpırdanmalar meydana getiriyordu.
    Böyle bir konjonktürde eşcinselliğin orta sınıf duyarlılığıyla birleştiği bir grup filizleniyordu.

Mor ve Ötesi - Sessizlik:



    Sosyal mesajlar taşıyan sözlerle rock'ın ana felsefesini hissettiriyor fakat grup yorum gibi açık sözlü, net, sınıfsal içerik barındırmıyor, söyleyeceği sözü biraz daha dolaylı yer yer mecazlarla yer yer hicvederek aktarıyordu.
    Daha "türkçe rock mı olur kardeşim bizim örfümüzde adetimizde öyle şeylere yer yok" diyen gerici muhafazakarların sesi yankılanmaya devam ederken rock yapan nadir ve cesur insanlardan oluşuyordu grup. Ne kadar değerli işler yaptıklarını bugün bile anlayamayanlar var.
    Kariyerlerinin zirvesine Dünya Yalan Söylüyor albümüyle ulaşan grup cambaz şarkısıyla ortalığı kasıp kavuruyor, başta melankolik liseliler olmak üzere bütün gençlerin diline dolanmıştı. "%99 unun müslüman" olduğu bir ülkede tanrı inancını bu kadar güzel irdeleyen bir şarkıyı müzik kanallarının birinci listesini bu kadar fazla işgal etmesi ilginç bir durumdur.Dedik ya dolaylıdır bu grup insanlar birçok farklı manalar çıkardı parçadan. (belki ben bile yanılıyorum).
    Bir derdim var dediler ama o derdin ne olduğunu kimse anlamadı ama ülkemizde hasta gözüyle bakılan eşcinseller biliyorlar, yaşıyorlardı o "derdi".
    Darbe gelmişti başımıza onu da dile getirdi en onurlu şekilde. Erdal dediler. Türkiye'de solun en acıklı, en zor hikayesidir. Belki en büyük yarasıdır.
   Şirket mirket anlamam derken kapitalizme karşı olan tavrını ortaya koyuyorlardı. Her müzisyenin, her sanatçının sorunudur sanatın piyasalaşması. Üretim araçlarını elinde tutan sınıf sanatı da elinde tutar. Sanatçıların içinden egemen sınıfa yaranmaya çalışanlar çıksa da sanat asla boyun eğmemiştir.

Mor ve Ötesi - Darbe Klip:



    Kuruçeşme toplantılarıyla solda birleşme heyecanı yaratan ÖDP'yle yakınlıkları eşcinsel ve muhalif kimliklerinden ötürü kurmuş olmaları ÖDP'nin karakteristik özelliğini ortaya koyuyordu. ÖDP, ezilenlere sınıfsal kimlikleri üzerinden değil, cinsel, etnik, ulusal kimlikleri üzerinden sesleniyordu. Keza aynı mirası EHP hala devam ettirmekte kararlı.
    Çok güzel işler başaran, sol ile barışık Mor ve Ötesi ne hikmetse Eurovision'a katıldı. Eurovision'un birinci olan ülkeleri genel olarak emperyalizmin en iyi yaltaklığını yapan ülkeler olmuştur. Mesela Türkiye, Irağın işgaline destek verdiği süreçte birinci olması, Ukrayna'nın renkli devrimini gerçekleştirdikten sonra birinci olması aklıma gelen ilk örnekler. Muhalif bir grubun emperyalist çıkarlar doğrultusunda şekillenen bir yarışmaya katılması ne kadar samimiceydi?
    Her ne olursa olsun acımasızca eleştirmenin hiçbir anlamı yok. Bu açıdan çubuğun ucunu biraz daha kendimize bükmek, bu insanlar savruldu ama savrulmaması için biz ne yaptık? diye sormamız gerekiyor. Sol çok güçlüydü, sosyalizm kahvehanelerde, gazetelerde, gençler arasında çok konuşulan bir konuydu da bu insanlar sola sırtını mı döndüler?
    Sovyetlerin olmadığı bir dünyada savaş karşıtı olmak, muhalif olmak başlı başına bir mesele iken Mor ve Ötesi'nin yaptığı işi ayakta alkışlamalı...
    Hayat yapılan hataların birikimidir. Mor ve Ötesi bizim için her zaman muhalif kimliğini ön plana çıkarmış bir grup olarak kalması dileğiyle...

6 Aralık 2011 Salı

Radyo 3 Solar Mı?

http://www.egitimis.org.tr/files/haber/buyuk/ATATURK2b.JPG    1923'te iyisiyle kötüsüyle, yanlışıyla doğrularıyla bir cumhuriyet kurulduğunu ve tarihsel bir ilerleme olduğunu kabul ederek yola çıkmak istiyorum. (Bu paragraftaki yargı üzerine çok tartışılır -ki tartışılıyor da- ama biz buraya takılmayıp yolumuza devam edelim)
    Belki biraz sıkıcı, uğraştırıcı olacak okur için ama Radyo 3'ün kapatılmasının tarihsel arkaplanını incelemeden olayı tekil olarak ele alıp, bütünü görmekten aciz kalırsak bizi yanlış sonuçlara götürecek yargılara varırız.

    1923 paradigması daha devrimci barutunu yitirmemişken topluma birçok ileri nitelik kazandırdı. Anadolu coğrafyası "modernize" oldu.
    Bu doğrultuda toplumun ileriye, moderne doğru adımları duyuldu. Ne Adnan Menderes, ne Alparslan Türkeş, ne Süleyman Demirel, ne Turgut Özal ne de Bülent Ecevit bu tarihi mirasa direk olarak saldırmanın siyasal sorumluluğunu alamadı.
http://a7.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc6/198004_199405876757800_198208473544207_578918_2758032_n.jpg    ABD destekli Komünizmle Mücadele Dernekleri'nin yetiştirdikleri 12 Eylül faşizminin kadroları oldular. Aslında bu proje bütün dünyada denenen yer yer de tutan "yeşil kuşak" projesinin bir sonucuydu.
Emperyalizm Sovyetler yıkıldıktan sonra kurduğu saltanatını Ortadoğu'da destekleyecek müslüman ama bir o kadar da batıya yakın, İslam coğrafyası üzerinde sözü geçen ama Amerikancılıkta, Piyasacılıkta geri adım atmayacak bir iktidar arıyordu ki onu da AKP ile ete kemiğe büründürmeyi başardı.
     AKP, dış siyasette Davos şovlarıyla, Mavi Marmara çıkışlarıyla güçlü, İslam coğrafyası üzerinde söz sahibi hale getirildi.
http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQWA6h6dgftFMqd__C0cE4Xjf8wLDqGr5rY2Ex06NMruxcD3LCJJZTheojCCA     Bugün AKP, hükümet olmanın değil İKTİDAR olmanın yollarını aramakta, bunun yolunu da muhalefeti yer yer siyasi veya hukuki baskıyla, yer yer kendine benzetmeye çalışarak başarmaya çalıştı. Balyozla Ergenekonla hiç yere F tipi cezaevlerinde harcadığı 500 öğrenciyle veya DSİP gibi solun içinde satın alabildiği partilerle, HAK-İŞ gibi gerici sendikalarla kontrol altına almaya çalışması bu dönüşüm sürecinin somut halini gösteriyor.
    Futbolu kapitalizm bir endüstri haline getirmişti ve elbette AKP buraya da el atacaktı. Çok büyük paraların döndüğü bir endüstri siyasi iktidarın iştahını kabartıyordu. Şike operasyonlarıyla -aynen ergenekonda yaptığı gibi- "bakın ben pislikleri temizliyorum" diyerek boşalttığı kadrolara kendi kadrolarını yerleştiriyor, padişahlığa açılan son kapıları da zorluyor.
    Ama siyasi iktidarın unuttuğu birşeyler var. Bu ülke cumhuriyet fikriyle ve aydınlanmacılıkla tanıştı. Böyle bir tarihsel mirası bu coğrafyadan söküp atmak çok ama çok zor olacak. Bir başka birşey ve en önemlisi bu ülke 15 - 16 Haziranda işçi sınıfının gücünü gördü ve işçi sınıfının olduğu yerde elbette sosyalistler, komünistler, ilericiler olacaktı.
http://4.bp.blogspot.com/-weWshoMc8yA/Tal_vQNThMI/AAAAAAAAAkU/EEzQ1FV5WK4/s1600/TRT_Radyo_3.jpg     Radyo 3'ün kapatılması siyasi iktidarın bu ülkede cazı, bluesu, rockı, klasik müziği istemiyor olmasından, kendi "ARABESK" şükürcü, sadakacı tebasını yaratmak istiyor olmasındandır. Düşünmeyen, araştırmayan, okumayan, binlerce bilginin içinde cahil bırakılmış bir toplum istiyor olması. Herşeye el atarlar da müziğe, sanata el atmazlar mı? Bakın padişah sofralarına çağırıyorlar ünlüleri. Ne hikmetse "ünlü" ile "sanatçı" arasındaki farkı bilmiyorlar.
    Nihat Doğan ünlü olabilir ama sanatçı olabilir mi? Hülya Avşar sanatçı olabilir mi? Necati Şaşmaz sanaçtı olabilir mi?
    Başka şansımız yok. Ayak diremekten, direnmekten, elimizdekileri vermemek için uğraşmaktan başka şansımız yok.
    Türkiye Cumhuriyeti'nin bugüne nasıl geldiğini hepimiz aşağı yukarı biliyoruz. Cumhuriyet fikri sınıfsal karakter olarak yanlış sınıfa dayandı ve bu yanlış, Cumhuriyet fikrini yedi bitirdi. Ne zaman ki eşit ve özgür bir ülke kurulur, o zaman  Cumhuriyet fikri ilelebet baki kalır.
    Radyo 3'ü solduramayacaklar, Radyo 3'ü soldurmayacağız! Radyo 3'ü soldurmamalıyız.

Radyolu eylemin Facebook etkinliği:
Radyolu eylemin Facebook etkinliği için tıklayın
TRT RADYO 3'Ü GERİ İSTİYORUZ İMZA KAMPANYASI İÇİN TIKLAYINIZ

Blogun amacı

Burada isimden de belli olduğu gibi maksat fikriyat. Düşünmek, paylaşmak, eleştirmek, eleştirilmek, tartışmaktır. Ötesinde ne ben kimseye hakaret ederim ne de hakaret edilmesine izin veririm. (Sadace bana değil herkese karşı saygıdır mühim olan.)
Yorum bölümü açık Facebook üzerinden, mail adresimden bana ulaşabilirsiniz.